6.04.2009

Boşanmak İsteyen "Mümine"


Mümin için kayıp yoktur. Bu dünyada çektiği her şey, başına gelen her acı, tatlı her olay, ona ahiret kazancı da olur. Mesela hasta olur sabreder, sevap kazanır, İyileşir şükreder, sevabını artırı.

"Şu kısa dünya hayatında özellikle mümine zahmet veren her şey, iyi bilin ki müebbet hayat için büyük bir rahmettir."

"Bu imtihan aleminde, dünyevi geniş bir huzur ile yaşamak, çok zevk ile hayatını sürdürmek, hakikatle iyi bir şey değildir."

Şemseddin Yeşil Hoca Efendi, bu sözlerine bir delil olmak üzere çok ilginç bir hatıraya dikkat çeker. Bu hatıra yine onun deyimiyle, İslam kadınlarının büyüklerinden, irfanca gelişmiş, muhteşem bir islam annesine aittir.

İbret almamız gereken bu hanım, gayet zengin ve pek müreffeh bir hayata sahip bir kimse ile evleniyor.Kocası, gayet sıocak bir yaz gecesi uyanıyor ve eşine çok susadığını söyleyerek kendisine bir bardak su vermesini rica ediyor..

Kadın kalkıyor, odadaki bir bardak suyu hem az hem de ılık buluyor. Kocamı böyle gece yarısından sonra uyandıracak kadar ağır olan susuzluğunu, bu su kesmez diye düşünerek konağın en alt katındaki mermer küpten bir sürahi su alıp kocasına geliyor. Ancak kocasının o sırada tekrar uykuya dalmış olduğunu görüp bekliyor.

Bu yüksek irfanlı hanımefendi, uykunun yalnız istirahat için olmadığını çok defa bir vahdet olduğunu idrak etttiğindan şöyle düşünüyor.:

"Kocam şimdi manevi bir huzurda olabilir. Belkide bir rüya görmektedir. En iyisi huzurunu bozmayayım"
Bu düşünceyle, beyini uyandırmaksızın başucunda beklemeye başlıyor. Epeyce bir zaman sonra kocası uyanıp soruyor:
"Niçin öyle başımda bekliyorsun?"

İrfan ehli bu hanımefendi, kocasına şu cevabı veriyor:
"Su istediniz. Odadaki su hararetinizi kesmez diye aşağıdaki küpten getirdim. Ancak ben getirinceye kadar uyuya kalmışsınızı. Olur ki büyük bir huzurdasınız, belki de bir mana alemindesinizdir diyerek tekrar rahatsız etmek istemedim ve uyanmanızı bekledim."

Adam eşinin bu inceliği karşısında çok mahcup olmuş. Bir an derin düşünceye dalmış.:
"Hnaım senin ismet ve işffet öreneği, edep ve vefa timsali bir insan olduğunu bilirdsim. Fakat bu derecede yüksek bir olgunluğa sahip olduğunun farkında değildim. Bu yüzden beni affetmeni rica ederim. Sonra da benim sana yapabilceğim ne gibi bir arzun varsa onu da istemeni ayrıca istirham ederim."

Kadın:
"Teşekkür ederim; ama isteğim hususunda ısrar etmemenizi niyaz ederim." diyor
Adam ısrar ediyor, yemin, ant veriyor...

Kadın her ne kadar isteğim hususunda ısrar etmeyiniz, demişse de kocası ısrarını tekrarlıyor. Bunun üzerine kadın şöyle konuşuyor:
"Madem ki üç defa tekrar ettiniz; o halde sizden bir dileğim var, o da beni boşamanızdır."

Bu isteği öğrenen adam beyninden vurulmuşa dönüyor ve:
"Bu nasıl bir istek? Ben senin gibi bir eşten nasıl ve niçin ayrılabilirim?"

Kadın kocasına şu açıklamayı yapıyor:
"Ben size isteğim hususunda ısrar etmemenizi istirham etmiştim. Siz buna rağmen tekrarladınız ve and da verdiniz. Ne yapayım benim arzumda bu..."

Adam tekrar derin düşüncelere dalıyor ve gayet üzgün olarak bir rüyadan uyanır gibi konuşuyor:
"Benim senden ayrılmam çok ağır ve dayanılmaz bir şeydir. Fakat senin gibi saygıdeğer bir hanımın arzusunu da herşeye rağmen yerine getirmek isterim.."

Aradan geçen saatlere rağmen adam kendine gelememiş. Kadın da isteğini geri almamış. Düşmüşler mahkemenin yoluna...
Adam hem yürüyor hem de "Böyle bir hayat arkadaşımdan nasıl ayrılacağım?" diye derin ve hüzünlü düşüncelere dalıyormuş. İşte bu dalgınlıkla, adeta bastığı yeri görmeden yürüyen adam, birden dengesini kaybedip düşüvermiş.
Düşmesiyle birlikte de "Aman kolum! Aman kolum!" çığlıkları etrafta yankılanmış.
Çevreden yetişenler adama yardım etmişler; hemen bir hastaneye yetiştirmişler. Kısa süren tedavi faslından sonra kadın, kocasına:
"Buyurun evimize dönelim, boşanmaktan vazgeçtim" demiş

Admcağız duyduklarına inanamamış. Kolunun ağrısını bile unutmuş. Büyük bir sevinçle eve dönmüşler. Ancak bu durumun hikmetini sormadan da edememiş.
Kadın önce niçin ayrılmak istediğini, sonra da neden vazgeçtiğini şöyle açıklamış:
"Ben sizinle üç senedir evliyim. Siz, bu üç yıl içinde çok müreffeh çok rahat yaşadınız. Tek bir gün başım ağrıyor, bile demediniz. Servetiniz daima artı. Eğlenceniz günden güne fazlalaştı. Oysaki böylesine bir neşe ve eğlence, yalnız Cenab-ı Hakk'ın merhamet nazarından kovulmuş olan Firavun'da olmuştur.. Kendi kendime düşündüm; Firavun neşesinde bir eş ile nasıl bütün bir ömür yaşayacağım? Bu durum benim için bir elemdi. Onun için boşanmak istedim."
"Ne zaman ki gayet acı bir şekilde düştünüz ve can acısıyla, 'Aman kolum!' diye feryat ettiniz, işte o an anladım ki Hak Teala sizden merhamet nazarını henüz kaldırmamış. Bundan dolayı da boşanma sebebimizi ortadan kalkmıştır. Fakat konuşmamızın başındaki, 'Benim size yapabileceğim ne gibi bir arzunuz var?' sorunuzdan caymadıysanız şimdi isteğimi söyleyebilirim."

Kocası "Tabi" demiş; "Seni yeniden kazandım ya, isteğin başım üstüne"
"Öyleyse" demiş, irfanlı hanımefendi,
"Düşkünlere yarım etmenizi, sadaka ve infakı çoğaltmanızı ve en mühimi de kırık kalp satın almanızı istiyorum ki onun müşterisi de ancak Allah'tır."

Böyle irfanlı bir hanımefendiyi görünce bugünün boşanma sebepleri çok dünyevi kalıyır değil mi?

Vehbi Vakkasoğlu'nun Ailede sevgi iletişimi adlı kitabından...

http://www.zehirliok.net/forum/bosanmayi-isteyen-mumine-t4621.0.html;msg16495#msg16495

2.04.2009

Mehmet Yetkin-Kalbimdeki yanan ocak (Müziksiz İlahi videosu)

Sevilenle İmtihan



Sallantı toz bulutu haline gelmişti. Biz dışarı çıkamadan tavan üzerimize çökmüştü. Ben senin üzerine düştüm, portmanto ise benim üzerime… Ve sen acı çekiyordun. Çünkü kırılan camlar bacağına batıyor, üstüne üstlük ben de hareket edemiyor ve sana acı veriyordum.

Her şey güzel olacaktı. Sen, ben ve hayatımız... Hayallerimiz ve hedeflerimiz... Seni tanıyıp sevdikten sonra hayatıma dair verdiğim sözler… Hepsi çok güzel olacaktı, sen de olsaydın…

Seni tanımak, bana hayatı tanımak gibi geldi. Seni tanımak ve senin ideallerini hayata taşıma yolunda beraber olmak için söz vermiş ve bu beraberliği, ömür boyu sürdürme kararımızı nikâhla noktalamıştık. 'Daima mutlu olacağız ve bir gün gelip ölüm muvakkaten ayırsa bile, birbirimizi unutmayacağız.' diye nikâh memuruna söz verdik. Önce kilometre taşımdın, şimdi ise hayat arkadaşım…

Henüz üç aydır seninle aynı evi paylaşıyordum. Henüz üç aydır seninle kitap okuyor, çay içiyor ve hayata aynı pencereden bakıyordum. Evet, henüz üç aydır inanç ve ideallerimizi birlikte paylaşıyor ve henüz üç aydır 'yaşıyordum.'

Mutluydun… Bunu biliyor ve görüyordum. Senin mutluluğun beni de mutlu ediyordu. Seninle sevginin tılsımını çözmüştük. Evet ebedî bir sevginin kaynağının 'birbirine bakmak' değil, 'birlikte aynı yöne bakmak' olduğunu anlıyorduk... Senin baştan beri kalıcı güzelliklere olan bağlılığındı seni bana sevdiren. Allah'ın kalblerimize koyduğu muhabbetullah hissi ve oradan yayılan varlık sevgisi etrafa dalga dalga yayılıyordu. Gece ve gündüzümüz hep o sevgiyle aydınlanıyordu sanki. Huzurluyduk… Ve yuvamızın huzur kaynağı belki de senin geceleri sessizce yaptığın o dualardı. Tâ ki o geceye kadar…

17 Ağustos günü seninle alışverişe çıkmış, epey yürüdükten sonra dönüşte annenlere uğramıştık. Onların dualarını almıştık 'iki dünya mutluluğu' adına. Bulaşıcı bir yanı vardı mutluluğun, bizi görenler de neredeyse bizim kadar mutlu oluyorlardı. Eve geç dönmüştük. Yorgun olmamıza rağmen uyumaya pek niyetimiz yoktu. Sen birer kahve yaptın ve uzun uzun sohbet ettik. Önümüzdeki günler hakkında, hedeflerimiz adına, niyetlerimiz adına konuştuk. Etrafımızdaki insanlara daha çok nasıl faydamız olur, bildiklerimizi nasıl daha çok anlatabilir, bilmediklerimizi nasıl daha iyi anlayabiliriz diye, eserleri nasıl okumalıyız diye, düşündük… O gece bir kez daha inandım senin gönül dünyandaki güzelliklere ve bilmenin sevginin başlangıcı olduğuna…

Saate bakmıştım bir an, üçe geliyordu. "Artık uyumalıyız." diye düşündüm. Sen her gün biraz okuduğun baş ucu kitabından birkaç sayfa okumak istedin. Ben ise tam sana iyi geceler dilemiştim. İşte o an… Ömrümde ilk defa duyduğum o uğultu koptu. Hiç bilmediğim bu uğultu, korkunç bir sallantıya dönüştü. Bu neydi Allah'ım… Sehpanın üzerindeki bardağı bile anında yere fırlatan bu sarsıntı neydi? Evet, Allah'ın Celâl isminin bir tecellisi olan bu sarsıntıyı kabullenmek gerekiyordu, bu bir zelzeleydi… Gözlerindeki mânânın adı ise acziyetten gelen şaşkınlıktı… Hemen elinden tuttum, ayağa kalkıp kapının eşiğine gittik; ama boşunaydı gayretlerimiz… Sallantı toz bulutu haline gelmişti. Biz dışarı çıkamadan tavan üzerimize çökmüştü. Ben senin üzerine düştüm, portmanto ise benim üzerime… Ve sen acı çekiyordun. Çünkü kırılan camlar bacağına batıyor, üstüne üstlük ben de hareket edemiyor ve sana acı veriyordum. Sen o kadar ince ruhluydun ki, beni üzmemek için, kendi acını unutup bana hissettirmemeye çalışıyordun.

On sekiz saat bizi fark etmelerini, feryadımızı duymalarını bekledik. On sekiz saat birbirimizin ellerini tutup birbirimize teselli verdik. O durumda iken bir aralık bana 'Eğer ölürsem, seni orada bekleyeceğim.' dedin. Ve on sekiz saat, kim bilir belki de on sekiz ölümü bekledin.

Aradan dört gün geçmişti. Şehir o şehir değildi. İzmit bambaşka bir mekân olmuştu. Ben felâketi biraz olsun atlatmıştım. Senin durumun ise kötüydü. Doktor, bacağının kesileceğini söyledi. Bunu duyar duymaz ikinci bir zelzele ile dünya başıma yıkıldı sandım. Ama sen hâlâ gülümsüyordun. Sen nasıl bir insandın? Ne dünyaya ne de dünyalığa önem veriyordun. Senin için maddenin ve kaybedecek olduğun bir bacağın hiç önemi yok muydu? Hattâ hayatta kalmanın bile…

Sekizinci gündü… Bir kibrit kutusu gibi yıkılan evler, evlerin altında kalan canlar, ümitler... Çığlıklar, 'Sesimi duyan var mı?'lar... İsyanlar, sabırlar… Nice hikâyeler, mucizeler ve gönüllerde derin bir fay hattı… Şehirde keskin bir ceset kokusu ve insanlarda büyük bir hüzün hâkim… Boş arsalar kireçlenmiş toplu mezarlarla dolu… Evini, annesini, kendisini kaybetmiş insanlar… İnsanların dilinde tek kelime: Deprem.

Fakat sadece bacağın gidecek derken, sen birlikte olacağımız ebedî âleme gittin, geride dolu dolu yaşanmış üç ay ve ideallerini yaşatma azmi kaldı… Elimde, senin en çok sevdiğin çiçek, naif bir kırmızı gülle mezarının başındayım. Artık sen yoksun yanımda, ne de gönül pınarının heyecanları… Sen gittin, geride hüzün, geride ben, gâye-i hayâllerimiz… Şimdi omzumu sıvazlayan yakınlarım, 'Bırakma kendini. Unutur, yeni bir yuvayla yine mutlu olursun.' diyorlar. Aslâ!.. Sen bana o zor dakikalarda ne demiştin? Biz seninle " ötelere" sevdalandık.

Şimdi mezarının başında seninleyim. Bu bize yeter…

Ey benim ötelerdeki eşim ve eş ruhum, bana 'unutursun' diyenlere sadece acı bir tebessümle bakıyorum. Biz seninle sürekli "öteleri" aradık. Sen buldun aradığını. Ben ise yoldayım hâlâ.

İmtihanın bu en zor anında sabır diliyorum Rabb'imden. Ne olur, seni sevdiğimi, her an dua ettiğimi ve sana kavuşacağım günü şafak sayar gibi beklediğimi bil.

Vekillerin En Güzeli'ne emanet ol...

http://www.zehirliok.net/forum/sevdiginle-imtihan-t4574.0.html

1.04.2009

Saçlarımı kestirdim.Affet beni


Bir yurt talabesidir Abdurrahman.Çalışkanlığıyla,oturup kalkmasıyla,kılık kıyafetiyle herkese örnek olacak vasıflar taşımaktadır;fakat her nasılsa o günlerde saçları bir öğrenci için dikkat çekecek kadar uzamıştır.

Yurttaki ağabeyleri ile anne-baba nasıl olsa kestirir diye bir şey demezler.Fakat saç uzadıkça uzar.Bir gün yurttaki müdür muavini çağırır Abdurrahmanı:

-Abdurrahman saçlarını kestir artık,epey uzadı.bir yurt talebesi için bu saçlar epey uzun.anlaştık değilmi?sorusuna abdurrahman kafasını iki yana sallayarak sessizce hayır cevabını verir,müdür yardımcısı,zaten yarın izne gidecek,babası kestirir diye düşünür ve fazla üstelemez.

Abdurrahman o gün izne gider.babası ile müdür yardımcısı önceden görüşmüştür.babası yemekten sonra:

-oğlum,canım evladım!saçlarını yarın kestirelim,deyince babasını hiç kırmayan o munis çocuk:

-hayır olmaz babacığım,deyip koşarak odasına kapanır.anne ve baba şaşkın şaşkın birbirlerine bakakalırlar.
ertesi gün saçlarını kestirmeden öylece yurda gider abdurrahman.müdür bey onu çağırır ve biraz sert konuşur.
-yarın kestir saçlarını,der ve Abdurrahman,başı önde müdüriyetten çıkar.yatağına yatar ve göz yaşları içinde
sabahlar,

sabah aynanın karşısına geçer ve:
-seni benden ayıramazlar,ayrılmam senden diye saçları ile konuşur.

Okul çıkışı yurda değil evine gider.Annesi,hiç beklemediği oğlunu karşısında görünce meselinin halledilmediğini anlar:
-canım evladım,seni ne kadar sevdiğimizi biliyorsun.ne olursun beni kırma.kestir saçlarını,kestir yavrum der.Annesinin ağlamaklı konuşması karşısında Abdurrahman:

-cennet ayaklarının altında olan annem,canım kadar sevdiğim babam,bir ağabeyim kadar sevdiğim belletmenim,bizleri evlatları kadar seven yurt idarecilerim,bir anlasanız.ben sizleri kıramam ama beni bir anlasanız...

-Evladım niye kestirmiyorsun saçlarını,niçin kestirmek istemiyorsun?

-söyliyemem anne,kestirmek istemiyorum.

-oğlum,hadi kestir gel saçlarını da yurda gidelim.sonra yurttan kızarlar,bizleride daha fazla üzme.

Abdurrahman,çaresizlik içinde gider berbere,kestirir saçlarını.kesilen saçlarıda berberde bırakmaz,yanına alır.evden annesi ile beraber yurda giderler.mesele hallolmuştur.

Yaklaşık bir ay sonrasıdır.müdür yardımcısı,geceleyin talebelerin defter ve kitaplarını kontrol etmektedir,sıra
abdurrahmanın eşyalarını kontrole gelince,kitaplarının birinin sayfalarını çevirince gördüğü manzara karşısında şaşkına döner çünkü kesilen saçlar kitabın arasındadır.Bir talebenin saçına bu kadar değer vermesini anlayamaz müdür yardımcısı.ama dikkat edince saçların altında bir yazı görür,okumaya başlar:

"Canım annem ve babam,çok değerli yurt idarecimin baskısı olmasa bu saçlarımı kestirmezdim.onlar bilmiyorlar,bende söylemedim.yoksa,rüyamda peygamber Efendimizin (s a v) okşadığı o saçları,ömür boyu kestirmezdim,

AFFET YA RASULALLAH!SENİN OKŞADIĞIN O SAÇLARI KESTİRDİM...affet beni,affet,affet!"

http://www.zehirliok.net/forum/saclarimi-kestirdim-beni-affet-t4504.0.html