7.06.2009

Gül Sevgimiz



İbret nazarıyla bakan, basîret sahibi gözler için mahlukatta, Hâlık’a götüren, Rabbinin kudret ve azametine işaret eden nice ayetler vardır. Tasavvuf çevrelerinde kırlara çıkmak, tabiata ibret nazarıyla bakmak için dolaşmak vardır. Nebâtâttan, husûsiyle çiçeklerden mânâlar, temsiller çıkarılır, sembollerle anlatılır. Belli bir makâma gelenler onların tesbihlerini, zikirlerini duyarlar. Şemseddin Sivasî şöyle der:

Her baharda açılır, tesbih okur çiçekler
Birbirinden seçilir, tesbih okur çiçekler.

Tasavvufta gül, ilâhi güzelliği ifade ettiği gibi, Allah’ın Habîbi, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed sallallâhü aleyhi vesellemi de temsil eder. Yunus Emre, Sarı Çiçek İlâhî’sinde:

“Yine sordum çiçeğe, gül sizin nenüz olur?
Çiçek eydür ey derviş, gül Muhammed teridir.” der.

Mevlid sâhibi Süleyman Çelebi de bir temsîli şöyle dile getirir:

Terlese, güller olurdu her teri,
Hoş dererlerdi, terinden gülleri.

Bundan dolayıdır ki Rasülullah Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellemin vasıflarının anlatıldığı Hilye-i Şerîfelerinin bazıları Gül-i Muhammedî ismiyle gül şeklinde tanzim edilmiştir. Gülün bu mânâsı dolayısı ile, İslâm sanatlarının her birinde (çini, tezhip, minyatür, kumaş boyama, kitap tezyini, taş oymacılığı ve ağaç işlemelerinde) gül nakşedilmiştir.

Mevlid-i Şerîf okunurken gülsuyu ikrâm edilir. Gülsuyu konulması için husûsi olarak, ağzı dar, gövdesi geniş, kıymetli madenlerden gülâbdânlar yapılmıştır. Tasavvufî şiirlerde, gonca hâlinde gül, birliği; Gülşen, gönül açıklığı gonca, halvet hâlini temsil eder. Gül, ömrünün kısalığı dolayısı ile hayatın geçici olduğunu da temsil eder. Yok olmaya mahkûm dünya için “Gülzâr-ı fenâ”, ebedî olan âhiret âlemi için de”Gülzâr-ı bekâ” tabiri kullanılır. Vâizlerimiz va’z öncesi Fahr-i Kâinât Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellemi “…ol andelîbi [b]gülzâr-ı fesâhat..” diye vasıflandırmışlardır. Anadolu’da, Balkanlar’da, İslâm’ı yayan, öğreten dervişler, takkelerinin etrafını çiçeklerle, husûsiyle de güllerle bezemişler, hırkalarında, kavuklarında güller taşımışlar, “Gül Baba” olarak bu topraklara damgalarını vurmuşlardır. Şâirlerimiz, kitaplarını Güldeste, Gülşen, Gülzâr, Gülistan ile başlayan isimlerle isimlendirmişler, halkımız husûsiyle kız çocuklarına "Gül" ile bitişen isimler vermişler. Ramazan tatlısı, güllaç olmuş, hâsılı hayatımızın her yerine Gül sevgimizi götürmüşüz.

Sultan Birinci Ahmed Han, başında ayak izini taşıdığı Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellemi:

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet ol kadem sâhibidir,
Ahmedâ, durma yüzün sür kademine ol gülün.

diye tavsıf etmiştir.

Hanımlara Rehber Bilgiler ve Büyük İslam Hanmları, s.67, Fazilet Neşriyat

4.06.2009

Bir müddet zeytin yiyeceğiz sonra...


Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi. "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi. Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?" diyebildi sadece. Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini toparlayıp

"Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu. "Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi. Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye, "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim." dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu. "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi. Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi. "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu. "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam." Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı. "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi. Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı. "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi. Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. "Emanet mi?" dedi. Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.

Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.

Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:

"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu. Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:

"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim."

Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak:

"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin... Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi, 'Alışacağız.' dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı. Bunun üzerine babam: 'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi . Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.

Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.' Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı. 'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa o turdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.

Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor".

Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı. "Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu. Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi. O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı. 'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.

Sevgili Mehmet Bey oğlum,

Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu... Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım onu Rabb'im bilir. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

Sevgilerimle, Nazif Cebeci.

Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.

http://www.mollacami.net/forum/index.php/topic,7244.0.html

26.05.2009

~~Ekmek Kırıntısı~~

Her zamanki gibi erkenden uyandı Hatice teyze. Mahallede herkes ona böyle seslenirdi. Ufak olsun büyük olsun o herkesin Hatice teyzesiydi. Çok sevilirdi. O kadar. Yalnızca sevilirdi. Kaderinin ağır yükü altında kalmaya mahkûmmuş gibi, onun hakkında konuşurlar ama öteye geçmezlerdi. Yalnızca vah, vah, tüh, tüh nidaları yükselirdi, mahalle kahvesinden ya da sokak köşelerinden. Yaşı kırkın üzerindeydi ama kırlaşmış saçları ve yüzündeki derin çizgiler gözlerinin altındaki yorgunluk torbalarıyla birleştiğinde ona ihtiyar görüntüsü verirdi.
Kocasını evliliğinin birinci yılında bir trafik kazasında kaybettiğinde altı aylık hamileydi. Şubat ayının yağmurlu bir gecesinde, kocasıyla beraber yaptıkları gecekonduda oğlu Kemali doğurduğunda daha yirmi dört yaşındaydı. Hiçbir yakını yoktu yanında, doğumun o dayanılmaz sancılarına katlanırken. Yalnızca yaşını başını almış bir ebe. Bir de komşusu Mualla Hanım. Sanki bütün acılar üst üste çörekleniyordu. Kemal mongol doğmuştu. Zekâ geriliği vardı oğlunda. Hatice’nin bunu anlaması uzun bir zaman aldı. Oğlu diğer çocuklar gibi değildi. Gözleri bir tuhaf bakıyor, bir noktaya odaklanamıyordu. Eline aldığı bir oyuncağı diğer çocuklar gibi tutamıyor. Bir yere dayayıp oturttuğunuzda yerinde duramayıp yan tarafa doğru düşüyordu. Bir yandan apartman merdivenlerini siliyor, evlere temizliğe gidiyor, kazandığı parayla da oğlunu tedavi ettirmeye uğraşıyordu. Ama buna dayanması çok zordu Hatice’nin. Zira bu tedavinin çok uzun bir süreye yayılması gerekiyordu.
Yıllar birbirini kovalar gibi akıp geçtiğinde Kemal yirmi yaşına gelmiş kocaman bir delikanlı olmuştu. Daha doğrusu kocaman bir çocuk. Vücudunun belli kısımlarına hükmedemiyordu. Konuşması anlaşılamayacak kadar bozuktu. Basit şeyleri yapabiliyordu. Önüne konan yemeğini dökerek de olsa kendisi yiyebiliyordu. Ama duyguları canlıydı, onlar hasta değildi, içinde bulunduğu durum yüreğini acıtıyordu. Çoğu geceler yatağında ağlardı.
Tek mutluluğu televizyondu Kemalin, günün tamamını onun başında geçirirdi. Çizgi filmleri çok severdi, onları seyrederken ayrı bir mutlu olur, ellerini çırpardı. Ama bu günlerde Çok mutsuzdu Kemal. Tek arkadaşı olan televizyon bozulmuştu. Hatice’nin ise yaptırmaya gücü yoktu. Oğlunun bu durumuna çok üzülüyordu Hatice. Bazı zamanlar, Kemalin camdan dışarıyı özlemle seyretmesine bakar, yanan yüreğini gözyaşlarıyla serinletmeye çalışırdı. Televizyon bozulduğundan beri daha da bir içine kapanmıştı Kemal. Neredeyse hiç konuşmuyor, sabit bir noktaya bakıp oturduğu yerde salınıyordu. Temizliğe gittiği apartmanlardan bir tanesinde yaşayan bir tamirci vardı. İyi bir adamdı. Onunla konuştu Hatice. “Siz televizyonu yapsanız bende borcum bitene kadar sizden temizlik parası almasam olur mu?” diye sordu. Adam “Amma yaptın be yenge oda benden olsun” dedi. “Ama bir parça takmak gerekirse o zaman borcuna sayarım, tamam mı?”
Televizyon yapılırken Kemal yerinde duramıyordu, sevinç içinde gülüyor, sesler çıkarıyor, ağzından akan salyalar üzerine dökülüyordu. Televizyonun arka kapağı söküldüğünde, içinin ekmek kırıntısıyla dolu olduğunu gördüler. Hatice kadar tamirci adam da bu duruma şaşırmıştı. “Bu senin oğlanın işine benziyor, Hatice teyze” dedi adam. “Galiba haklısın” diye cevap verdi Hatice. Temizliği yapıldıktan sonra sihirli kutu tekrar çalışmaya başladı. Kemal boğuk sesler çıkararak, karşısına kurulduğu andan itibaren, dünya değiştirmişti sanki. Hatice ne kadar düşündüyse de neden Kemalin televizyonun içine ekmek kırıntısı attığını çözemedi. Ta ki o güne kadar.
Temizliği bitirip koşturarak gelmişti. Yumurta pişirecekti oğluna öğlen yemeği için. Her zaman ki gibi, Kemal kendinden geçmiş bir şekilde televizyonun başındaydı. Onun geldiğini fark etmedi bile. Onu evde her yalnız bırakmasında içini bir korku kaplıyordu. Ama oğlunu da bir odaya kapatmak ya da bağlamak istemiyordu. Evdeki bütün yanıcı ve batıcı malzemeleri ortadan kaldırıp oğlunu Allaha emanet ederek işlerine gidiyordu. O yüzden televizyon onun için kurtarıcı gibiydi. Biliyordu ki o çalıştığı müddetçe Kemal televizyonun başından asla kalkmazdı. Yemeğini önüne koyup, elleriyle doyurmaya başladı oğlunu. Lokmalarını ağzına veriyor, onun yavaş, yavaş çiğnemesini seyrediyordu. Oysa onun gözleri televizyondaydı, ne yediğinin bile farkında değildi. Sonra bir şey oldu. Kemal aniden heyecanlanmaya başladı. Televizyon Afrika da ki açlıktan ölen çocukları ve onların çıplak elleriyle lapa yedikleri sahneleri gösteriyordu. Kemal yalpalayarak kalktı yerinden, bir dilim ekmeği alarak. Ekmek parçalarını eliyle ufak parçalara ayırıp televizyonun arkasındaki ince soğutma ızgaralarının arasından televizyonun içine atmaya başladı. Ağzından zorlukla bir iki kelime döküldü.
---Aaçç..Acıkkmışş..
Ekmek kırıntılarının sırrı çözülmüştü. Hatice yılların birikimini boşaltır gibi katıla, katıla ağlamaya başladı. Allaha hamd etti. “ Allahım bana vücudu yarım ama yüreği bütün bir evlat nasip ettiğin için sana hamd olsun”. Hatice’nin göz pınarlarındaki inciler yanaklarını ıslatırken, Kemal ekmek parçalarını atmaya devam ediyordu.
http://www.mollacami.net/forum/index.php/topic,7723.0.html